192 Kbps
128 Kbps
64 Kbps
48 Kbps
Arm Radio FM 107
Vem Radio FM 91.1
Im Radio FM 103.8
language tur
language hy ru en az ge tur
Serdar Korucu yazdı: “Antura’dan Bir Halide Edip Geçti, Ama Nasıl?”
2019-02-06 14:33:06

Yazar Serdar Korucu’nun ‘Bianet.org’ta yazdığına göre, “Lübnan’ın başkenti Beyrut’un kuzeyinde yer alan Antura önemli bir merkez. Gözlerin bu bölgeye çevrilmesinin nedeni, tarihi 1656’ya kadar uzanan ve Cizvit papazları tarafından kurulan “Antura Koleji”nin 1915’te Osmanlı hükümeti tarafından işgal edilmesi. Bu işgal sürecinde Türk yetimhanesine dönüştürülen bina, 1915-1918 arasında büyük çoğunluğunu Ermenilerin oluşturduğu binin üzerinde yetime süzde “ev sahipliği” yaptı. Fakat burası soykırım sürecinde topraklarından kopartılan, annesiz babasız kalan çocukların “evi” değil, yetimlere şiddeti, acıyı, işkenceyi ve asimilasyon sürecini yaşatan bir merkez oldu. Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan, Maral Fuchs‘un Türkçeye kazandırdığı, Ermeni yetimlerinden Karnig Panyan‘ın hatıralarından oluşan “Elveda Antura–Bir Ermeni Yetimin Anıları” kitabı bu süreci anlatıyor. Yetimhanede açlık ve işkenceye varan cezalar hüküm sürerken, Panyan’ın merak ettiklerinden biri Halide Edip’in yetimlerle ilgili ne düşündüğüydü. Kitabında, “Halide Edip’i pek çok kez sırtını saatin trabzanına dayamış, çocukları izlerken görmüştüm. Ne düşünüyordu acaba? Yetimlerin durumunu mu, yaşadıkları acıları mı, kaybettikleri ebeveynlerini mi, yoksa geleceklerini mi? Kadındı ve muhtemelen de bir anneydi. Dikkatle bakıyor, yetimlerin yüzlerini, gözlerini, onların hızlı ve çevik hareketlerini uzun uzun izliyordu” diyor, sonra da yetimhanede dolaşan dedikodulardan birini de aktarıyordu: “Günün birinde, Halide Edip’in çocukların hayatını yazdığına dair bir söylenti dolaşmaya başladı.” Panyan’ın dediği gerçek olacaktı. Ancak Halide Edip nedense Mor Salkımlı Ev’de soykırım sürecinde yetim kalan ve yetimhanenin büyük bölümünü oluşturan Ermenileri konu almayacaktı. Onun ilgi alanına giren tek bir konu vardı: Türk yetimler. Bunu da Jale örneği ile verecekti: “(…) Konuştuğu dil, dil değil, en fazlası Türkçe ve Kürtçe kelimeler arada bir de Kürtçe veya Ermenice kelime duyuyorsunuz. Esasen yaşı da pek konuşmaya müsait değildi. Belki üç belki beş yaşında idi. Adı Jale idi, fakat bu ona herhalde yetimhanede verilmişti. Çünkü Anadolu’nun bilhassa şarkında böyle bir isim yoktu. (…) Gerçi, Jale’nin yüzü ve ihtiraslı, iradeli minimini vücudunun hareketleri Anadolu’nun şarkından geldiğini muhakkak gibi gösteriyordu. Fakat ne cinsten? (…) Biz onun babası Said, anası Hatice adlı bir Türk ailenin çocuğu olduğunu, mütekabil kıtalleri esnasında kaçarken, kiliseden çıkan Ermeniler tarafından anası babasının öldürüldüğünü anladık.” Halide Edip, “Şarka Rus ordusuyla gelen General Antranik zamanında hicret eden” ve bu sırada Hasan ismindeki oğullarını kaybederek Anadolu’dan Arap diyarına kadar yürüyen, her yetimhaneye uğrayan bir Kürt aileyi de hatırlıyordu. Ancak sıra yetimhanenin çoğunluğunu oluşturan Ermenilere gelince tek cümle edecekti: “Bir hayli Ermeni kadını geldi, çocuklarını aldı.” Yani Ermeni yetimler, Türklere ve Kürtlere göre “şanslılar”dı. En azından Halide Edip’in anlatısına göre. Sanki soykırım Ermeni çocukların hiçbirini anne-babasız bırakmamıştı. Halbuki Hülya Adak’ın “Halide Edib ve Siyasal Şiddet” kitabında da belirttiği gibi Halide Edip “savunmacı Cumhuriyet anlatısına” geçmeden önceki döneminde, yani 1909-1918 arasında Ermeni katliamlarına yönelik tepkisini dile getirmişti. Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytindağı” kitabına göre, Antura’da okulun içindeki kiliseyi olduğu gibi saklamayı başaran, hatta yolda karşılaştığı ve “kasap” diye nitelendirdiği Bahaeddin Şakir’in elini sıkmayı reddeden bir Halide Edip vardı. İpek Çalışlar da, Hülya Adak da, Beyrut’taki okulunda bir ay görev yapan Harriet Fisher isimli bir misyonerin Halide Edip’in Osmanlı hükümeti aleyhine konuştuğunu gözlediğini hatırlatıyor, “Hiç kimse ülkesini benim sevdiğim kadar sevemez, ancak hiç kimse ülkesini benim eleştirdiğim sertlikte eleştiremez. Bu katliamların lekesini de milletimin üstünden hiçbir şey temizleyemez” sözlerine kitaplarında yer veriyordu. Yine Halide Edip’in o günlerde yeniden nazırlığa getirilen dostu Cavid Bey’e “Hiç değilse hayatta kalanlara insan hakkı verilmesini” talep eden mektubu da bu iki çalışmanın önemli metinlerinden: “İşte yeni kabine bu emsalsiz zulüm ve cinayetin hiç olmazsa netayicini tahfif edemez mi? Şimdi bugün yaşayanlara insan hakkı veremez mi? Ben kendi hayatımla bu fena ve çirkin şeyi ödeyebilsem öderdim. Fakat benim hayatım nedir ki? Hiç hem de pek gülünç ve küçük bir hiç!” Halide Edip kendi yazılarında yetimhane ile ilgili çok çaba sarf ettiğini saymakla bitiremeyecekti. Mor Salkımlı Ev’de yazdığına göre, “en iptidai hayvanlar arasındaki hayat mücadelesinin insan yavruları arasında nasıl olabileceğini” gördüğü yemekhanedeki “vahşi” ve “umumi döğüşme”ye son vermiş, hiçbir yetimin yerde yatırılmasına izin vermemiş, her daim temiz çarşaflı şilteler hazırlatmış, hatta “Anamızı babamızı Ermeniler öldürdü” diyerek Ermenileri öldürmek isteyen Kürt çocuklarını “Babanızı ananızı öldürenler buradaki çocuklar değildi. Hem onların anasını babasını da başkaları öldürmüş” diyerek teskin etmişti. Hülya Adak’ın atıfta bulunduğu Halide Edip’in İngilizce yazdığı hatıralarından oluşan “Memoirs” kitabına göre de çabaları sonucu Antura’da “kahkaha” sesleri yükselmişti. Yetimhanede kalan Karnig Panyan’ın ise anıları farklı. Adı sorulduğunda kendisine konulan Türk ismini değil, Ermeni ismini söylediği için dövülmesini ya da açlık nedeniyle öğretmenine çıkışan, “Arkadaşlarım aç! Açlık çok şey yaptırır insana, sinek de yedirir, mürekkep de. Anlayın halimizi!” diye müdürüne sitem eden Apraham’ın aldığı darbeler sonucu kör kalmasını hatırlıyor mesela. Bu nedenle de Panyan kitabında şöyle diyor: “Antura’da yetimler, ne zaman öğretmenlerinin adlarını anacak olsalar, ağızlarından bedduadan başka bir şey çıkmıyordu.”